Anadolu’lu ozan Homeros’un anısına  bu yıl 7.si düzenlenen “Ozanın Günü ve İlyada Okumaları”  etkinlikleri 2002 yılından beri her yıl, Bozcaada Derneği ve gazeteci-yazar Haluk Şahin’in organizasyonu ile Ağustos ayının ilk hafta sonu düzenlenmektedir. 

 

      Etkinlik, bu yıl Prof.Dr.Haluk Şahin, Prof .Dr.Cevat  Çapan ve Yrd.Doç.Dr.Rüstem Aslan ve yılın ozanı seçilen Erdal Alova’nın katılımları ile  iki gün sürmektedir. Etkinlik boyunca davetli ozanın şiirlerini kendi ağzından dinleme ve ünlü destan İlyada’yı birçok dünya dilinde dinleme fırsatı elde ediyorsunuz.

 

      Troya’nın karşısındaki  arka deniz sahilinde,  güneşin ilk ışıkları eşliğindeki bu ziyafete tüm şiir dostlarını bekliyoruz…

 

 

 

PROGRAM:

 

5 Temmuz 2008 Cumartesi günü saat 20.30-22.00 arasında Salhane’de Ozanın Günü etkinliği kapsamında yılın ozanı seçilen Erdal Alova’nın tanıtımı ve şiirlerinin kendisi tarafından okunması etkinliği,

 

6 Temmuz Pazar günü sabahı saat 10.30-11.30 da Tena Cafe’de Yrd.Doç.Dr.Rüstem Aslan tarafından “Troya:Mitoloji ile Arkeolojinin Kesiştiği Yer” konulu konuşması.

 

6 Temmuz Pazar günü saat 22.00-24.00 de Mitos Sahilinde “Şiir Ateşi”

                                 

 

                  Böyle bir etkinliği neden yapıyoruz? Öncelikle antik çağdan günümüze bir kültür mirası olarak gelen Homeros ve İlyada bu topraklara ait. Bozcaada veya (antik Tenedos) Troia tarihi ile iç içe. Tenedos kıyılarından baktığımızda tam karşımızda duruyor ünlü Troia kenti. Adamız da “geçilmez duvarlı” Troia kentine saldıran Akha orduları ve önderleri tarafından sık sık ziyaret edilmiş ve yağmalanmış.

                  Bir anlamda geçmişi pek de mutlu değil. Karaya fazla yakın olması ve Çanakkale boğazının girişini kontrol ediyor olması, sürekli işgallere ve yıkımlara uğramasına neden olmuş.

                 Anadolu kıyılarından adaya yaklaşırken hemen göze çarpan kale, adanın bu kavgalı gürültülü geçmişini simgeliyor. Şimdilerde oldukça bakımlı olan ve sakin sakin poyraz rüzgarlarında dinlenen bu kale, Venedik- Ceneviz hakimiyeti zamanlarından kalma. Belki de daha eskilerden, Apollon tapınağı’nın temelleri üstünde yükseliyor. Şimdi bu tapınağın izine rastlayamıyoruz ama  Antik yazarımız Strabon diyor ki;

                “Tenedos’un çevresi yaklaşık seksen stadia kadardır ve bir Aiolis kenti ile iki limanı ve ozanın “Ey Tenedos'da bütün gücüyle egemen olan Sminteialı” dizesiyle tanıklık ettiği gibi, bir de Apollon Smintheus XE "Smintheus"  tapınağı vardır.

                 Strabon’un söz ettiği ozan Homeros’tur ve Tenedos’un karşısındaki Troia’ya Akha ordusunun giriştiği talan seferinden söz ederken Apollon tapınağı rahibinin yakarışını aktarıyor.

“Ey Khyrse’yi, kutsal Killa’yı koruyan, gümüş yaylı.

Tenedos’un güçlü kralı, Smintheus, dinle beni.”

                Rahip, Tanrı Apollon’a neden yalvarıyor? Çünkü Troia önlerine gelen Akha ordusu civardaki kentleri yağmalamış, bu arada rahibin kızını da orduların başbuğu Agamemnon kendisine odalık olarak almıştır.

               Zavallı baba yaşlı gözlerle ve hediyelerle kızının serbest bırakılması için gelmiş ama reddedilmiştir.

                İşte bunun üzerine gümüş yaylı Tanrıya yalvarmaktadır. Tanrı da rahibini yalnız bırakmaz ve Akha ordusunda korkunç bir kırıma başlar. Dokuz günlük bir kırımdan sonra ordunun komutanları rahibin kızını iade etmek gerektiğine inanırlar ama gel gelelim Agamemnon bir türlü Khyrseis’i bırakmaya razı olmaz. Onu öz karısından bile üstün tuttuğunu söyler.

               Sonunda kırımın devam etmesi karşısında ikna olur ama Khyrseis’in yerine bir başka kızı, “güzel yanaklı” Briseis’in kendine verilmesini ister. Bu “güzel yanaklı” genç kız da Akhilleus tarafından Lyrnessos’un yağmalanması sırasında tutsak alınmıştır. Lyrnessos ise, o çağlarda Tenedos için kullanılan bir başka isim. Yani uğrunda kavgalar kopan  “güzel yanaklı” Briseis de Tenedoslu.

               Zamanın derinliklerinden bize gülümsüyor.

               Destanda bir başka Tenedoslu genç kız daha var.

               O da Arsinoos’un kızı Hekamede. Hekamede de Tenedos’un yağmalanması sırasında Akhilleus tarafında esir alınmış, sonra da Ordunun önderlerinden Nestor’a odalık olarak verilmiştir.

              İşte böyle yıkımdan, talandan payını almış Tenedoslular. Son olarak da Akha savaşçıları,  hilebaz Odysseus’un önerisi ile hazırladıkları tahta atı bırakıp, savaş alanını terk ettikleri izlenimini yaratabilmek için Tenedos adasının arkasına yani bugünkü Ayazma veya Ayana sahillerine saklamışlar “koca karınlı” gemilerini.

              Bunun için okuyoruz destanı tekrar dünya dillerinde her yıl, anıyoruz İyonyalı “kör” ozanı. Çünkü o bu toprakları, bu denizi, bu insanları anlatmış. Biz de aynı topraklarda yürüyoruz, aynı denizde ıslanıyoruz, aynı insanlarla yaşıyoruz. 

 

               Bu yılın ozanı, Türk şiirine ve diline önemli katkılarda bulunmuş  İlhan Berk idi.

 

 

6 Ağustos günü “Salhane bar”da yapılan “Ozanın gününde, Haluk Şahin’in bu yılın etkinliklerini anlatan açış konuşmasının ardından başından beri etkinliklerimize katılan Cevat Çapan’ın şair İlhan Berk’i tanıtıcı konuşmasını dinledik.

 

 

 

Cevat Çapan İlhan Berk ile ilgili konuşmasını yapıyor.

 

 

İlhan Berk şiirlerini okuyor.

Daha sonra ozan İlhan Berk, şiir hakkındaki düşüncelerini anlattı ve kendi şiirlerinden örnekler okudu. Ozanın, şiirin yaşadığını, canlı olduğunu ve bir şiirin tamamlanıp tamamlanmadığını şiirin kendisinin karar vereceğini.

Bazen bitti dediği bir şiirin bitmediğini anladığını, bazen de tersinin olduğunu açıklaması ilginçti. 

 

7 Ağustos sabahı ise, alacakaranlığın içinden beliriveren insanlar adeta destan kahramanlarının gölgelerini rahatsız etmekten çekinerek sessizce Troia’nın karşısındaki kıyıcığa gelip, “gül parmaklı” ya da “safran rubalı” şafağın gecenin karanlığını dağıtmasını ve güneşe yol vermesini beklemeye başladılar.

 

Troya üstünden güneş doğuyor ve geçen yıl kaldığımız yerden İlyada destanı okunuyor.

 

              Güneşin kendini göstermesi ile birlikte ozanımız İlhan Berk, geçen yıldan kaldığımız on üçüncü bölümün başındaki dizeleri okumaya başladı.

 

                             Ozan İlhan Berk On üçüncü bölümün ilk dizelerini okuyor.

                       Bu yılki okuma Türkçe, İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Almanca, Yunanca ve Danimarkaca olmak üzere yedi dilde yapıldı. Amacımız destanı tüm dünya dillerinde dileyebilmek. Bilinmez ki belki destanın sonuna doğru bunu başarabiliriz.

                     Okumaya ara verdiğimiz saatlerde Troia kazısı başkanı Manfred “Osman” Korfmann ve kazı heyetinden Rüstem Arslan’ın katıldığı söyleşiler düzenlendi.  

                      İlk olarak gösterimde bulunan ve tipik bir amerikan prodüksiyonu olan “Troya” filminin Troia kazısı ve  ülkemize etkileri üzerinde duruldu. Kazı heyeti, filmin gerçek mekanı olan ören yerinde çekimine istenseydi dahi izin veremeyeceklerini açıkça belirttiler. Çünkü bunun filme özel bir katkı getirmeyeceği gibi muazzam film ekibinin çalışmalarının geri dönülmesiz bir tahribat oluşturacağını söylediler. Bizim her gün gördüğümüz ve binlerce sene olduğu gibi güneşin doğudan doğduğunu, halbuki filmin çekildiği Meksika’da güneşin “bize göre” batıdan doğduğunu bunun da filmde açıkça görüldüğünü, bunun da gerçeklik duygusunu azalttığını ortaya koydular. Ama böyle bir filmin gerçeği (yani öğrenmeye çalıştığımız tarihsel geçeği) yansıtmasını beklenmemesi gerektiği, filmin gösteri mantığı içinde farklı bir şey olduğunu, zaten tarihsel gerçeğin de ne kadarının doğru bilindiğinin de tartışmalı olduğu konuşuldu. Yine “Troya” filminin başlattığı ve Haluk Şahin’in gündeme getirdiği “Troialılar Türk müydü?” Sorusu ele alındı.

                   Sn. Şahin, Orta çağda ve Rönesans döneminde birdenbire tarih sahnesine çıkan Türklerin,Troia prenslerinden Turcus’un soyundan olduklarına ve binlerce yıl Asya’nın derinliklerinde yaşadıktan sonra Troia yıkımının öcünü almak üzere geri geldiklerini çağın birçok önde gelen yazar ve araştırmacısının öne sürdüğünü ve buna da tartışmaksızın inanıldığını ortaya koydu.

                  Gerçi daha sonraları Katolik Avrupa’yı ele geçirme düşüncesini anladıkları Osmanlıların (Türklerin) necip Troia soyundan gelemeyecekleri yönünde bir “kanaat değişimi” yaşanmış olması, gündelik politik tavırların ve çıkarların durumlarına göre bilimsel konuların çarpıtarak yorumlanmasına örnek olarak görülebilir.  

                  Sonuçta bir “soy”a bağlanmanın öneminin olmadığı, ortak insanlık kültür birikimine yapılan katkıların ve kazanımların önemli olduğu vurgulandı.

                 Bu yılki ozanın günü ve İlyada okumasında yedi dilde ve birçok kişinin katkılarıyla destanın on beşinci bölümünün sonuna kadar gelindi.

                  Önümüzdeki yıl kaldığımız yerden (on altıncı bölümün başından) itibaren okumaya devam etmeyi diliyoruz.

 

Sayın Bülent Akgezer'e bu yazısı ve fotoğrafları için teşekkür eder saygılar sunarım Nihat Terzioğlu