Bozcaada Tenedos'a Hoşgeldiniz - 20.07.2017

Kuzey Ege’de yorgun, vefalı bir küçük ada; Bozcaada Oktay Güldüren

Kuzey Ege’de yorgun, vefalı bir küçük ada; Bozcaada Oktay Güldüren

Antik Çağ’ın şarap deposu  olan adada rutubet hiç eksik olmazdı. Bozcaada’da üzüm bağları içinde yaşamlarını sürdüren adalıların birçoğu romatizma hastası idi. Bunun sebebi Kuzey Ege denizinden gelen rüzgârlardı. Adada  lodos ve poyrazın uğramadığı mekân ve de istafil (üzüm) bağı yoktu.

Belki de parmak büyüklüğünde damak çatlatan, yakut renkli dillere destan çavuş ada üzümünün tadı da bundandı. Bilinmez.

Bozcaada kıyısında kurulmuş, sakin iki mahallenin bulunduğu, daracık  ada sokaklarında Ege’nin rüzgârları mis gibi kokan karanfil ve begonvillerle süslü ahşap ve taş evlerin, kırık camlarını, dökülen kapılarını, zangır zangır sallayarak, evlerin içlerine kadar girerek kendisini hissettirdi.

Ege’nin yorgun adasında bir zamanlar iki mahalle, bu mahallerin bakımsız sokakları, bele kadar çamurlu idi. Bu çamurlu bakımsız sokaklar, içinde yaşayan adalıyı bezdirecek bir konumda idi.

Adanın iki mahallesinden biri olan gayrimüslim mahallesinde bakkal, manifaturacı,

Deresi üzerinden; evlerinin bahçelerinde lokum fırınları olmayan mahallelinin, ayazmalarda ekşi mayalarla mayalarını tutturdukları, daha sonra da büyük emeklerle yapılan, üzerlerine kendilerine has özel işaretleri yapıştırdıkları (fasulye-çıbık, kuru bakla, nohut, leblebi gibi) ve peşkirlere sarılarak getirilen ev ekmeklerini pişirme fırınlarının, has unların özenle öğütüldüğü değirmenlerin bulunduğu çarşıya bağlanırdı.

Adada ekmek mayaları ayazma suyundan dualarla alınırdı. Adada ekmek ve Rufteynu mayası tutturmak çok meziyet isterdi. Adada maya tutturanı parmakla gösterirlerdi.

Ada, geceleri, zifiri karanlık ve masallarda anlatılan korkunç hikâyelerin yaşandığı masal şehirleri gibi olurdu. Ada geceleri, sessiz ve gizemli idi.

Adayı gayrimüslim mahallesinde bulunan Fotaki Efendi’nin sabah karanlığında açtığı Asmaki  Kahvesi’nde yanan meşale ve mumlar aydınlatırdı. Geceleri adanın daracık yollarında, ellerinde fener ve lambalarla kadınların, misafirliğe gittikleri komşularından pidakimuları (çocukları), kuriçleri (kız çocuğu) ile koştura koştura evlerine döndüklerini görebilirdiniz.

Adaya ilk ahşap takanın gelmesi ile korkunç sessizlik bozardı.

Ne ses ama!

Takalar adaya üzüm, şarap, topatan kavunu, siyah çekirdekli karagülle bostan karpuzu, incir, dut, güğümlerde süt, karavanalarla yoğurt taşıyanlar ile tam bir panayır yerine dönerdi.

Türkiye’de tek köyü bile olmayan bu kasabada yaşayanlar, birbirlerine, isimlerin (Ahmet Ağa, Mehmet Ağa, Caca Fiku, Faka, Faik Efendi, Caca İşkendo, Uzun Hasan, Hayri Bey Teologos, İrini Haymadinis, Panayot Yani, Gaytanos, Kalyopi, Hiristof, Yorgi Seterkiyes, Yani Manaloğlu İstalyanos, İstirati, Olimpia, İstrali, Kostandinos Lanteris, Manol, Kiryako, Simyon, İstirati Dali, Todori Fonuda, Sokrat İncesu, Haralanbu, Yorgi Apotopulos, Harikliya, Younoki, Niko, İsttelyoniçi, Yorgo Dimo, Apostol Anesti Bey, Yorgi Leryo) önüne mesleklerini koyarak (öğretmen, değirmenci, sütçü, abacı, kuyumcu, demirci, gemici, bezirgân, meyhaneci, kahveci, berber gibi) seslendikleri için kimin Ermeni, kimin Rum, olduğunu anlayamazdınız. Kasabada, kimi zaman; Müslüman Mahallesi’nden gelen bir delikanlının kahvede bir Rum genci ile sohbet ettiğini görür, kimi zaman da bir Ermeni’nin meyhanede Rum delikanlı ile dertleştiğine şahit olurdunuz. Kasabalılar, yaşamlarını; din farkı gözetmeksizin, farklı kültürlerle iç içe, birbirlerinden kız alıp vererek, kendi örf ve adetleri çerçevesinde, birbirine saygılı ve mütevazı bir şekilde sürdürürlerdi. İkinci Haçlı Seferi’nde adayı kan revan içinde bırakan mezhep kavgalarını, kafası kesilerek İstanbul’a gönderilen vezirleri, adada bulunan Osmanlı kayıkhanelerindeki çalışmaları izlemişler, balık dalyanlarında, üzüm bağlarında birlikte çalışmışlardı. Yeniçerilerin kaledeki  isyanlarına şahitlik etmişler, tarihi camilerin, kilisenin yapımını izlemişlerdi. Tarihi çeşmelerine Mimar Sinan’ın emri ile takılan altın burmalardan suları kana kana içmişlerdi. Balkan Savaşı’nda  büyük elemleri ortak yaşamışlardı. Cumhuriyet coşkusu, tüm adalılar, ada mahfel meydanında coşku ile kutlanmıştı. Gayrimüslim bir  kadın hastalanan çocuğu için mahallesindeki Papaz Efendi’yi bulamazsa İslam mahallesindeki Hoca Efendi’den yardım isterdi. Ayazmada bulunan kır kahvesinde sanatçıları, gramofonda çalan taş plakları, laternaları çitlembik, dibek kahveleri içerek birlikte dinlerlerdi. Tavernada birlikte topal, samyoti, sirto çeker, Eğlence Bahçesi’nde birlikte eğlenirlerdi. Sütçü Pandelli’nin taze pişmiş, mis gibi kokan sütlacını birlikte yerlerdi. Meryem Ana Festivalleri’ne, Ayazma’da yapılan yortulara, panayırlara birlikte gidip; tavşan oynatıcılarını, ip cambazlarının hünerlerini, güreşerek kazanan pehlivanları birlikte alkışlarlardı. Ada ebesi Locika da, eczacısı Vartan Efendi de, berber de, meyhaneci de, abacı da, çarşı esnafı da yani kasabadaki hiç kimse, hiç bir zaman adam ayırmazdı.

Koyunları, keçileri birlikte semizletir, keserler; teleme peynirlerini, yoğurtları birlikte yaparlardı. Tavşanları, keklikleri, bıldırcınları, ördekleri birlikte avlarlardı.

Buğdayları değirmenlere getirir; değirmende öğüttükleri undan, ekşi maya ile köy ekmeklerini yapıp, lokum fırınlarında pişirirlerdi. Domatesten salçaları, tarhanaları, makarnaları, reçelleri, birlikte elbirliği ile yapmışlardı.

Gözlerinden sakınarak büyük bir özenle baktıkları bağlarda çeşit çeşit istafila (üzüm) yetiştirip, bu üzümleri bağlardan; kimi zaman at ve öküzlerle, kimi zaman da sepetlerle yayan halde taşıyıp, büyük zahmetlerle çamurlu bozuk yolları aşarak evlere getirir, her evin altında bulunan Galata’dan gelme meşe fıçılarında bekleterek yakut renkli şaraplar, şıralar, sirkeler yapar ve birlikte satarlardı.

Hıdrellezlerden bir gün önce Çukur Çeşme’de, Domuz Dere’de yakılan ateşe konan büyük bir kazanda soğan kabukları, ıspanak ile yumurtaları boyar; vasiloptaları, rufteynuları, pitaları, kurabiyeleri, yemekleri birlikte yapar sonra da afiyetle yerlerdi. Hıdrellezde mezarları temizler, birbirlerine maniler söyleyerek bir merkebin kuyruğuna hediyeler asarlar, daha sonra bu hediyeleri birbirilerine gülüşerek verirlerdi.

Yoksul, ama mutluydular. İşte bu adanın kendine has olan kokusu bu dostluğun kokusudur. Bu kokuyu adada hâlâ duymanız mümkündür.

Bu yazı Bozcaada Mendirek Dergisi’nin 8. sayısında yer almıştır.

BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ